27/3/2009 - Popüler Tarih MART 2003 Sayı 31
Resimler blogda çok sorun oluşturduğundan resimler yazıya ilave edilmemiştir. Üye olmak için boş bir mesaj gönderin. Üyelik koşulu yoktur. Kendiniz de üye olabilirsiniz. =========================================== Popüler Tarih MART 2003 Sayı 31 31 mb PDF (resim olarak taranmıştır)
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
27/3/2009 - Popüler Tarih ŞUBAT 2003 Sayı 30
Resimler blogda çok sorun oluşturduğundan resimler yazıya ilave edilmemiştir. Üye olmak için boş bir mesaj gönderin. Üyelik koşulu yoktur. Kendiniz de üye olabilirsiniz. =========================================== Popüler Tarih ŞUBAT 2003 Sayı 30 34 mb PDF (resim olarak taranmıştır)
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
27/3/2009 - Eski bir tarihin, haftanın hani günü olduğunu nasıl bulabilirim?
Resimler blogda çok sorun oluşturduğundan resimler yazıya ilave edilmemiştir. Üye olmak için boş bir mesaj gönderin. Üyelik koşulu yoktur. Kendiniz de üye olabilirsiniz. ===========================================
Eski bir tarihin, haftanın hangi günü olduğu ile ilgili programlar veya bu hizmeti veren siteler olabilir. Ama eğer Excel varsa bilgisayarınızda, bu iş çok kolay. Hücrenin üzerindeyken sağ tıklayın Hücreleri Biçimlendir / Tarih / Tür (gün uzantılı) seçip Tamamı tıklayın. Hücrenin üzerindeyken oku sağ alt köşeye sürükleyin ok + (artı) şekli olunca sol tuşa basılı bir şekilde aşağı doğru sürükleyin. Hücreye yazdığınız tarihten sonraki günleri de sıralanacaktır.
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
27/3/2009 - Focus Eylül 1997
Resimler blogda çok sorun oluşturduğundan resimler yazıya ilave edilmemiştir. Üye olmak için boş bir mesaj gönderin. Üyelik koşulu yoktur. Kendiniz de üye olabilirsiniz. ===========================================
Bu sayıdan seçtiğimiz: - Yarasalar: Karanlık gecelerin becerikli yaratıkları - Yumurtaları altın değerinde - Delilik parayla değil -Paradaki uyuşturucu -Doğumun en fazla olduğu Gün ve Aylar -Kaçak'ın suçsuzluğu kanıtlandı -Veremden ölüyorlar -Arı sokması - Futbol nerede doğdu? -ORKİDE : Cazibenin diğer adı Başlıklı yazıları grupta paylaştık. Diğer yazıları incelemek isterseniz derginin linki aşağıda. Aslında dergideki yazıların tamamını paylaşmak istedik. Gerçekten bu sayıdaki yazıların hepsi birbirinden güzeldi. 1997 tarihli bir dergi. Eski sayılır. Ama bilgiler güncelliğini koruyor. Biz hazırlarken çok beğendik. Umarız sizler de beğenmişsinizdir. tarihinde merakediyorum@googlegroups.com grubunda yayınlanmıştır. Resimler blogda çok sorun oluşturduğundan resimler yazıya ilave edilmemiştir. Üye olmak için boş bir mesaj gönderin. Üyelik koşulu yoktur. Kendiniz de üye olabilirsiniz. ===========================================
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
27/3/2009 - Arı sokması / sokmaması için yapılması gerekenler
Resimler blogda çok sorun oluşturduğundan resimler yazıya ilave edilmemiştir. Üye olmak için boş bir mesaj gönderin. Üyelik koşulu yoktur. Kendiniz de üye olabilirsiniz. =========================================== Arının soktuğu yer hemen yıkanmalıdır. Oksijenli su veya amonyakla yıkamak daha iyi bir önlemdir. Amonyak 5-10 damla suya katılarak içilebilir. Arı sokmalarından kurtulmak için, — Açık renkli giysilerden, — Çıplak ayakla dolaşmaktan, — Aşırı parfüm kullanmaktan — Şekerli besin maddelerinin yakınlarında dolaşmaktan kaçınmak gerekiyor. Ayrıca ; — Terleme ve sert hareketlerde bulunma da bu hayvanları tahrik edebiliyor. Yabanarısı arıya oranla daha saldırgan bir hayvan... Üstelik birkaç kez sokabiliyor. Oysa arı soktuğu zaman iğnesi deride kaldığı için hayvan ölüyor. Arı sokmalarında iğne deriye kesinlikle basınç yapmadan çıkarılmalıdır. Basınç yapıldığı takdirde iğnedeki zehir vücuda daha hızlı yayılabilir. Zehiri emme yöntemi ve Ateşin sıcaklığıyla nötralize Arının zehirini emme yöntemi ise bugün doktorlar tarafından tartışılan bir konu... Doktorların büyük bir çoğunluğu emme yönteminin yerine zehirin sigara ateşinin sıcaklığıyla nötralize edilmesini savunuyorlar. Bunun için sigaranın yanan bölümünü, arının soktuğu deri yüzeyine birkaç milimetre yaklaştırmak yeterli... Birkaç arının aynı anda sokması durumunda ise, kişi mutlaka yatırılmalı ve yaz ayında bile olunsa, üstü bir battaniye ile örtülmelidir. Sokmaya karşı vücudun göstereceği tepki zehirin gücüyle bağlantılıdır. Arının zehiri yabanarısının zehirinden daha güçlüdür. Ancak arı zehirinin etkisi mevsimlere göre de farklılıklar gösterir. Zehirinin en zayıf olduğu dönem sonbahardır. Focus Eylül 1997 Mod.Not: Yukarıda ki sigara konusu bana pek ciddi gelmedi. Ama faydalı olabilir belki. Bu nedenle yazıdan çıkarmak istemedik. Daha ciddi ve yararlı bilgi için aşağıda başka bir yerden aldığımız güzel bir yazı var. Arı her durumda iğnesini düşmanına rahatlıkla saplayabilir İşçi arının arka tarafında bulunan iğne düşmanlarına karşı en büyük savunma aracıdır. Arkasında olmasına rağmen arı her durumda iğnesini düşmanına rahatlıkla saplayabilir. Arı iğnesi iki kısımdan oluşur Birinci kısım karın boşluğunda bağırsaklara bağlı ve oval şekilde olan zehir keseciğidir. İkinci kısım ise iğnedir. İğnenin üzerinde 9 adet ok ucuna benzeyen kancacıklar bulunur. Arı iğnesini sapladıktan sonra bu kancacıklar iğnenin geri çıkmasını engeller. İğne, zehir keseciğiyle birlikte saplandığı yerde kalır İğne saplandıktan sonra arı zehir keseciğini sıkar ve iğneden vücuduna zehir zerk edilen düşman büyük bir acı duyar. Arı iğnesini çıkarmaya çabalar fakat bunu başaramaz. Çoğu zaman bağırsaklarının bir bölümü de koparak iğne zehir keseciğiyle birlikte saplandığı yerde kalır.  Kendini kurtaran arının yaşama şansı yoktur Bir iki gün içinde ölür. İğnesini kaybeden arı daha çok hırçınlaşır ve düşmana saldırır. Fakat tekrar sokma şansı yoktur. Yüzünüzü ellerinizle kapatıp oradan koşarak uzaklaşın Arı soktuktan sonra panik halde el kol hareketleri yapmamak lazımdır. Bu hareketler diğer arıların da dikkatini çekerek saldırmalarına sebep olur. Arı saldırısı karşısında yapılacak en iyi şey yüzümüzü ellerimizle kapatıp ordan uzaklaşmak ve bitkilerin arasına oturarak saklanmaktır. Arı sokması sokulan yerin şişmesine neden olur. Bu da insana acı verir ve sinirli yapar. Sokan arıların çokluğuna göre, miskinlik, başağrısı, titreme, kaşıntı gibi reaksiyonlar da görülebilir. Arı zehirinin kendine özgü keskin bir kokusu vardır Bu zehir kokusunun yayılması diğer arıları da hırçınlaştırır. Eğer bir arı soktuğunda gerekli önlemler alınmazsa, aynı yerden başka arılar da sokmaya çalışır. Onun için arı soktuğunda, bulunulan yerden uzaklaşıp sokulan yeri yıkamak gerekir. Arı Soktuğunda Alınacak Önlemler : İğneyi Zehir kesesinden tutmayın — Arı sokup iğnesini bıraktıktan sonra, kesinlikle zehir kesesinden tutarak çıkarmaya çalışmamalıdır. Çünkü bu hareket kesenin içindeki zehirin vücudumuza zerkedilmesine ve acımızın artmasına neden olur. En iyisi bir bıçağın yüzüyle ya da tırnağımızla sıyırarak çıkarmaktır.  — Belli bir sayıya kadar arı sokması alerjisi olanların dışında tehlikeli değildir. Tehlike sınırı kişinin bünyesine göre değişir. — Arı allerjisi olanlarda vücudun genelinde kızarma, kaşıntı ve yumuşak dokularda şişme görülür. Bu sırada solunum güçlüğü, karın ağrısı, kusma, çarpıntı ve baygınlık görülebilir. Boğaz kaslarının kasılması ve yutak bölgesinin şişmesi ile nefes gittikçe zorlaşır ve hasta boğulabilir. Bu olaya "anaflaksi" veya "anaflaktik şok" adı verilir. — Arı sokmasına karşı en etkili tedavi amonyaktır. Amonyak hem arının soktuğu yere sürülebilir hem de bir bardak suya 5-10 damla damlatılarak içilebilir. — Şişmeye karşı antihistaminik veya steroid bir krem sürülmelidir. Ağızdan alınacak antihistaminik herhangi bir tablet oldukça yararlı olacaktır. Ancak şiddetli reaksiyonlar için geciktirilmeden tıbbi müdahalelere başvurulmalıdır. — Arı soktuktan sonra yarayı ovuşturmak ya da emmek kesinlikle doğru değildir. Arı tarafından sokulan kişi eğer terli ise zaten ter zehirin etkisini alacaktır. — Sokulan yere buz koymak, soğuk su ile yıkamak, yoğurt sürmek acının azaltılması için faydalıdır. Ayran da içilebilir. — Arının meyve yerken ağıza kaçarak boğazdan sokması hayati tehlike yaratabilir. Böyle bir durumda doktora giderken sirke ile sık sık gargara yapmak gerekir. Kaynak : aricilik.gen.tr Bu kadar iç karartan bilgiden sonra yine de arılardan korkmayın
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
27/3/2009 - Futbol nerede doğdu?
Resimler blogda çok sorun oluşturduğundan resimler yazıya ilave edilmemiştir. Üye olmak için boş bir mesaj gönderin. Üyelik koşulu yoktur. Kendiniz de üye olabilirsiniz. ===========================================
Futbol nerede doğdu? M.Ö. 200 yıllarında Çin'de 'Tsuchu" diye bir spor yapılıyordu. "Tsu", ayakla vurmak, "chu" ise deri bir küre anlamına geliyordu. İki kelimenin birleşmesinden ise "ayakla vurulan bir deri küre" sözcüğü doğuyordu. Aynı tarihlerde Japonya'da insanların benzer bir oyunu "Kemari" adıyla oynadıkları biliniyor. Nitekim bazı tarihçiler, M.Ö. 50 yıllarında bir Japon "Kemari" takımıyla bir Çin "Tsuchu" takımının karşılıklı maç yaptığını yazıyorlar. Futbolun kökenlerine eski Yunan ve Roma kültürlerinde de rastlanıyor. Yunanlılar doldurulmuş deriyle oynadıkları bu spora "Episkyros" adını vermişlerdi. Romalılar ise ona biraz bugünkü rugby sporunun kurallarını ekleyerek adını "Harpastrum" koydular. Romalı tarihçiler M.S. 276 yılında lejyonerlerle İngiliz asiler arasındaki "Harpastrum" maçını uzun uzun anlatıyorlar. Futbolun İngiltere Adası'ndaki tarihi de oldukça eskilere dayanıyor. İngilizler önceleri bu spora "Hurling" adını takmışlardı. Bu kelime İskandinav dillerinden geliyordu ve "tekme vurmak" anlamı taşıyordu. İlk futbol federasyonu da yine bu ülkede 1863 yılında kuruldu. Federasyon başkent londra'nın 11 futbol takımından oluşuyordu. Aynı yılın 8 Aralık günü toplanan federasyon, futbol ile rugby sporunun kurallarını birbirinden kesinlikle ayırdı ve futbolda elle oynamanın cezalandırılması kararım aldı. Focus Eylül 1997
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
27/3/2009 - ORKİDE : Cazibenin diğer adı
Resimler blogda çok sorun oluşturduğundan resimler yazıya ilave edilmemiştir. Üye olmak için boş bir mesaj gönderin. Üyelik koşulu yoktur. Kendiniz de üye olabilirsiniz. ===========================================
Cazibenin diğer adı ORKiDE Olaganüstü güzel ve renkli yaprakları bulunan "Laelia Rubencens" türü orkideler piyasada çok büyük paralara müşteri buluyor... Bugün yeryüzünde hiçbir çiçek orkide kadar "cazibe ve fantezi" çağrıştırmıyor. Zambak nasıl saflığın ve sadakatin, GÜL neden aşk ve tutkunun simgesi sayılıyorsa, ORKİDE de gizem ve cazibenin simgesi olarak anılıyor... Asya Orkidesi adı da verilen "Paphiopedilum"... Çiçek, dudaklarını ve yapraklarını iyice açarak, böceklerin dikkatini üzerine çekiyor...  Orkide adı nereden geliyor? Orkide neden “dişiliğin sembolü” Erkek böcekleri çeken bir çiçek olduğu için zamanla "dişiliğin sembolü" haline gelen orkidenin adı, "Orchis" kelimesinden geliyor... Oysa bu sözcük, Yunanca'da "testis", yani "erbezi" anlamına geliyor... Cinsellik açısından ilginç bir çiçek olan orkide, hem erkeklik hem de kadınlık organlarına sahip... Çok zorlandığı durumlarda kendi kendine de üreyebiliyor. Kuşkusuz bütün bu özellikleri onu çekici bir bitkiye dönüştürüyor. Ünlü İngiliz doğabilimcisi Charles Darwin, "Türlerin Kökeni" adlı başyapıtına aldığı "böcekler aracılığıyla döllenme" tezlerinde, orkidelerden uzun uzadıya yararlanmış; onların üremelerini, üreme sistemlerini inceleyerek belli sonuçlara gitmişti. Krallar ve Hanlar için saraylara ORKİDE Bugün yeryüzünde 25 bin türü ve 10 bine yakın hidrid (iki farklı tür veya cinsin döllenmesiyle meydana gelen yeni fert) türü bulunan orkidenin geçmişi oldukça eski çağlara uzanıyor. M.S 206 ve 220 yıllarında Çin'de egemenlik kuran Han Hanedanı dönemine ait şiirlerde bu çiçek türünün adı çok geçiyor. Bu şiirlerde, orkidenin saraylarda krallar ve hanlar için yetiştirildiği anlatılıyor. Her şeyde olduğu gibi Avrupa sonradan buldu… Avrupa'nın ise, orkideyle 18. yüzyılın başlarında tanıştığı biliniyor. Kök yumruları, egzotik çiçeklerin saraylarda moda olduğu bu dönemde, uzakdoğuya giden kaşifler ve maceraperestler tarafından getirilmiş; aristokratların ve kralların saraylarında sera içinde yetiştirilmiş... 19. yüzyılın başlarına doğru da üretimi geniş alanlara yayılmış. Feylesof macunu salep… Orkide yumrularından elde edilen salep, tarih boyunca hem bir zevk verici içecek, hem de ilaç olarak kullanıldı… Ancak, salep ihtiyacı orkidelerin bilinçsiz katliamına da yol açıyor.. Avrupa için yeni bir keşif daha: Salep Aynı kaşifler, orkidenin kurutulmuş kök yumrusundan toz halinde elde edilen ve sıcak bir içecek olarak tüketilen salebin sağlığa ne kadar iyi geldiğini ıızakdoğuda ve Arap ülkelerinde görüp öğrenmişler... Salebin, özellikle Arap aleminde bir tür "afrodizyak" olarak kullanılması da ona olan ilgiyi arttırmış... Uzakdoğu ile Avrupa arasında gelişen baharat ticaretinin en pahalı maddesi haline gelen salep, Avrupa saraylarında yüzyıllar boyu kralların ve prenslerin içeceği olmuş...  Kar renginde çiçekler açan bir “Coelgyne Cristata” türü orkide… Orkideciler örgütleniyor Bugün orkide, bir çiçek olarak batılı toplumların yaşamlarında önemli bir yere sahip seçkin ve zarif bir bitki olmasıyla tanınıyor. Orkide sevgisi ve merakı öyle bir merak ki, Avrupa ve Amerika kıtalarında çok sayıda insan binlerce kilometre yol katedip değişik orkideleri incelemeyi ve resmini çekmeyi bir tutku haline getirmiş durumda... Ayrıca, bu çiçeği seven binlerce insan, her iki kıtada bulunan 40 kadar orkide derneğine üye... İşin ilginç yanı, orkideler üzerinde incelemeler yapan kişilerin önde gelenlerinin hepsinin botanik dışında bir başka meslek üyesi olması... Örneğin; önemli ve ünlü Avrupa orkidolojistlerinden Dr. J. Renz kimyager, G. Taubenheim mühendis. Dr. H. Baumann eczacı. Prof. II. Sunder-ıııaıın da dilbilimci... Orkide etkinlikleri Orkide derneklerinin bir kısmı, sadece orkidelerle ilgili yazıların ve anıştırmaların yayınlandığı özel dergiler yayınlıyorlar. Yine bazı dernekler ya da üyeleri, zaman zaman orkide sergileri düzenliyorlar. Tutkunları için bu tür mekanlar, yetiştirdikleri güzel ve değişik orkideleri sergilemek, bu çiçeklerle yarışmalara girmek, başka ülkelerin orkidelerini görmek ya da resimlerine sahip olmak için yarıştıkları yerler... (Solda) Ender bir orkide türü olan iki renkli "Cattleya C. brabantie"... (Sağda) Mükemmel bir estetik tür olan "Stanhopea Florida" cinsi orkide... Orkide yetiştiriciliğinde İngiltere'nin özel bir yeri var. Fakat Almanlar daha çok ilgi duyuyor Bugün yeryüzünde çok sayıda maceraperest dört bir köşeyi tarayıp yeni orkide türleri keşfetmeye ve bunların lisansını almaya çalışıyor. Orkide yetiştiriciliğinde İngiltere'nin özel bir yeri var,.. Bütün yeni türlere ilişkin kataloglar önce bu ülkede basılıyor ve İngiliz orkide yetiştiricileri konunun uzmanı olarak kabul ediliyor. Ancak, yeryüzünde en fazla amatör orkide yetiştiricisi Almanya'da... Yine Almanya "orkide sevenler derneği" açısından en zengin ülke.  TÜRKİYE'NİN ORKİDELERİ Karadeniz'i, Ege Bölgesi, Akdeniz'i ve Doğu Anadolu'suyla Türkiye tam anlamıyla bir orkide cenneti.  Meraklısı için not: Detaylı bilgiyi yakında linkini paylaşacağımız Focus Eylül 1997 dergisinde bulabilirsiniz. Hazırlayanlar : merakediyorum@googlegroups.com üyeleri, Kerem (krmhby@hotmail.com), merakediyorumgrubu@gmail.com, bahadircan, Kaynak : Focus - Eylül 1997 sayısında "Cazibenin diğer adı... Orkide.." başlığı ile yayınlanan yazıdan derlenmiştir. Paragraf başlıkları ilave edilmiştir. Resimlerde kirlilik yaratmamak için grup adı vs kullanılmamıştır. Saatlerce uğraşarak verdiğimiz emeği bir "Delet" tuşuyla yok etmeyin Lütfen bu kısmı silmeyiniz, kaynak göstererek paylaşınız.
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
27/3/2009 - Doğumun en fazla olduğu gün ve aylar…
Resimler blogda çok sorun oluşturduğundan resimler yazıya ilave edilmemiştir. Üye olmak için boş bir mesaj gönderin. Üyelik koşulu yoktur. Kendiniz de üye olabilirsiniz. ===========================================
Doğum gün ve ayları… Uluslararası Demografi Araştırmaları Enstitüsüne göre, bebekler en düşük oranda cumartesi ve pazar günleri dünyaya geliyorlar. Bu iki günde dünyaya gelen bebeklerin oranı normal ortalamanın yüzde 25 altında... En fazla çocuk doğumu ise Salı günleri... Çocuk doğumlarının aylara dağılımı da son yıllarda farklılıklar gösteriyor. 70'li yıllarda mayıs ayında yoğunlaşan doğumlar, 9O'lı yıllardan itibaren temmuz ayına kaymış. Uzmanlar bunu doğum kontrol hapı kullanımı alışkanlığındaki değişikliklere bağlıyorlar... Ö N E R İ Konuyu merakedenler, grup olarak aramızda küçük bir anket yapalım. Lütfen doğum gün ve ayınızı yazıp gönderin. Gönderilen iletiler grupta yayınlanmayacaktır. Sonuçları Cuma günü yayınlarız.
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
24/2/2009 - Popüler Tarih OCAK 2003 Sayı 29
Resimler blogda çok sorun oluşturduğundan resimler yazıya ilave edilmemiştir. Üye olmak için boş bir mesaj gönderin. Üyelik koşulu yoktur. Kendiniz de üye olabilirsiniz. ===========================================
Popüler Tarih OCAK 2003 Sayı 29 34 mb PDF (resim olarak taranmıştır) http://rapidshare.com/files/201584693/29_Populer_Tarih_2003_01.rar
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
24/2/2009 - YARASALAR: Karanlık gecelerin becerikli yaratıkları
Resimler blogda çok sorun oluşturduğundan resimler yazıya ilave edilmemiştir. Üye olmak için boş bir mesaj gönderin. Üyelik koşulu yoktur. Kendiniz de üye olabilirsiniz. ===========================================
Dergiye göz atarken bazı resimlerden çok rahatsız olduk. "Böyle resimleri grupta yayınlamanın iyi bir fikir olmadığını" düşündük. Aynı fikirde olanlar lütfen kusura bakmasınlar. Ama lütfen yazıyı herkes gibi mutlaka okusunlar. Yazıyı okuyunca farklı düşünecek, yarasaları biraz daha seveceksiniz. Çok güzel bir yazı. Bilim dünyasının hiçte hoş görülü olmayan, tutucu ve pek de aklımıza gelmeyen yönlerini; yarasaların ilginç yön bulma özelliğini keşfetmesine rağmen, "alay konusu olmaktan endişe eden" bir bilim adamının, bulduğu bilgileri saklayıp, açıklamamasını; iki üniversite öğrencisinin bu bilgileri yeniden keşfettiğini; okuyup, yarasaların ilginç özellikleri ve dünyalarını tanıyıp, hayretle, heyecanla ve ilgi ile okuyacağınızı umuyoruz...
Karanlık gecelerin becerikli yaratıkları YARASALAR Yarasa denince, insanların çoğunun aklına kan ve ölümle dolu kabuslar geliyor. Bizler, ondan sözedilince tiksiniyor ve olumsuz düşünceler geliştiriyoruz... Oysa bilimadamları, yarasaları "dünya üzerindeki en kabiliyetli ve başarılı hayvanlar" olarak görüyorlar... 
Kana susamış kör canavarlar... Vampir yarasalar, insanları en çok korkutan hayvanların başında geliyor... İnanış biçiminde olmasa da, onların fiziksel olarak zararlı yaratıklar olduğunu düşünen en önemli kesim ise köylüler... Bu tip yarasaların çiftlik hayvanlarına dadanmasından çok şikayetçiler... Yarasaların doğasını araştırmak için ilk bilimsel girişim 18. yüzyılın en büyük bilimadamlarından Lazzaro Spallanzani tarafından yapıldı. Spallanzani, fiziğe, kimyaya, jeolojiye ve volkanolojiye önemli katkılarda bulunmuş bir bilimadamıydı. Biyoloji alanında ise uzuvlar, kan dolaşımı, sindirim, üreme ve solunumla ilgili bilgilere çok daha yenilerini ekledi... Gözlerini kullanmadan uçtukları farkedildi 64 yaşındaki Spallanzani, 1793'te döneminin en büyük bilimadamıyken yarasaların uçarken gözleri kapalı ya da gözleri çıkarılmış olsa bile önlerine çıkan nesnelere çarpmadıklarını buldu. Bir dizi deneyden sonra, gözün yerini bilinen diğer duyulardan hiçbirinin almadığı ortaya çıktı. Yarasalar gözün yerine bizim bilmediğimiz başka bir organı ya da bir duyuyu kullanıyordu. Bu buluşlar yayınlandı. Şunun kulaklarını çıkaralım bakalım ne olacak? Sonra, 1793-94 kışında, Louis Jurine adlı Cenevreli bir cerrah, yarasaların kulakları çıkarıldığında, kör olsa da olmasa da hayvanın tamamen savunmasız hale geldiğini söyledi... İlk başta, Spallanzani, Jurine'in çalışmasına şüpheyle yaklaştı. Ancak daha sonra onun sonuçlarını kendisi de doğruladı. Jurine haklıydı; yarasalar kulaklarıyla görüyordu. Buluşlarını hiçbir zaman yayınlamadı. Ama ölene kadar geçen 5 yıllık sürede ardı ardına deneyler yaptı. Tüm bu deneyler ana gerçeği daha da doğruladı ve geliştirdi. Kulaklarıyla mı görüyormuş? Buna kim inanır? Spallanzani'nin bulgularını neden yayınlamadığı bilinmiyor. Ancak, onun gibi politik bir bilimadamının ilk başta ortaya attığı "yeni bir organ ya da duyu" ile, sonradan ortaya çıkan "kulak" arasındaki farkı anladığına emin olabiliriz... İlki ancak bir "gizem", ikincisi ise bir "anormallik"ti. Gizemler en fazla daha fazla gizem yaratırken, anormallikler ise alay konusu olma riski yaratıyordu. Bilimadamı, profesyonel güvenilirliğini böylesine havada bir konuyu ilerletmek için tehlikeye atmak yerine, daha sağlam işler yapmayı tercih etmiş olabilirdi. Araştırmalar alay konusu oluyor…"Peki, o zaman yarasalar gözleriyle mi duyuyorlar?" Gerçekten de, ölümünden sonra Spallanzani'nin yaptığı deneylerin raporları bulundu ve alay konusu oldu. Hatta bir meslektaşı, "Peki, o zaman yarasalar gözleriyle mi duyuyorlar?" diye dalga bile geçti... Sonraki 140 yıl boyunca, profesyonel zooloji, karanlıkta uçan yarasaların çevrelerini gelişmiş dokunma duyusuyla algıladıklarına inandı...  Arizona'nın Chiricahua Dağları'nda yaşayan "Plecotus townsendii", "gölgesinden daha hızlı su içen hayvan" olarak tanınıyor. Bu yarasa türü, kısa ama geniş kanatları sayesinde dakikalarca suyun üzerinde gezinip avını kovalayabiliyor... İki üniversite öğrencisi çalışmaları yeniden başlatıyor Spallanzani, bulgularını yayınlama konusunda farklı bir tavır da sergileyebilirdi. Ancak, buluşunu kariyerinin en üst noktasında yapmış olması onun için büyük bir şanssızlıktı. Genç biri olsaydı, kaybedecek çok az şeyi olabilirdi. İşte bu nedenle, modern yarasa araştırmalarının iki üniversite öğrencisi tarafından başlatılmasına şaşmamak gerekiyor. Yarasaların çıkardıkları yüksek frekanslı seslerin ekosundan faydalanarak yön bulduğu kanıtlanıyor 1938 yılında Donald Griffin adındaki yarasa meraklısı bir Harvard öğrencisi, bir fizik profesörününün, böceklerin yüksek frekanslı seslerini farkeden bir alıcı geliştirdiğini duydu. Bunun üzerine. 1920'li yıllarda "yarasaların yönlerini bulmak için yüksek frekanslı seslerin ekolarından yararlandıklarını" söyleyen bir İngiliz akustik uzmanının sözlerini hatırladı. Griffin bu alıcıyı ödünç aldı ve kafesteki yarasalar üzerinde deneyler yapmaya başladı. Sonraki iki yıl süresince, Robert Galambos adlı bir başka Harvard öğrencisiyle çalışmalarını sürdürdü. Bu ikili, yarasaların yüksek frekanslı sesler çıkardıklarını ve bu seslerin ekolarından gelen bilgilere dayanarak yönlerini bulduklarını kanıtladı. Karanlıktaki yollarını akustik bir projektör ışığıyla aydınlatan bu hayvanlar, doğal "sonar" cihazları sayesinde görmeseler bile hiçbir şeye çarpmıyorlardı...  Tipik tepkiler, "Neden böyle bir şey için daha fazla zaman harcamak istiyorsunuz?" şeklindeydi... Deneyler son derece inandırıcıydı ve sonuçların kabul edilmesi uzun sürmedi... Griffin ve Galambos, artık farklı olduğu kadar rahatsız edici entellektüel ve duygusal bir atmosferin içine girmişlerdi. Buldukları temel gerçek kabul edilmişti ama çalışmalara devam etmeleri için hiçbir şey yapılmadı. Tipik tepkiler, "Neden böyle bir şey için daha fazla zaman harcamak istiyorsunuz?" şeklindeydi... Bu tip davranışlar o kadar fazlalaşmıştı ki, iki bilimadamı motivasyonlarını yitirmeye başladı... Öğretmenleri, iki başarılı öğrencinin kariyerlerini mahvetmelerini önlemeye çalışıyordu Griffin ve Galambos'un öğretmenleri sadece koruyucu görevi yapıyor ve bu iki başarılı öğrencinin kariyerlerini mahvetmelerini önlemeye çalışıyordu. Bilim sosyal bir işti... Bir bilimadamının başarılı olması. diğer bilimadamlarının onun işinden ne kadar yararlanabildiğiyle ölçülüyordu. Griffin ve Galambos'un yarasaların bu kabiliyetleriyle ilgili buluşu ise çok farklı çok garipti... Diğerlerinin çalışmalarıyla ile uzaktan yakından ilgisi yoktu... Onların çalışmalarına kim hakemlik yapacaktı? Onları kim yayınlayacaktı? Bir üniversite öğrencisinin, olağandışı bir gerçeği bulması gerçek bir başarıydı... Bir adı olmadığından, Griffin ona bir ad takmıştı; "ekolokasyon" (sesin yankılanmasından faydalanarak bir cismin bulunduğu yön ve uzaklığı saptama)... Bir üniversite öğrencisinin, olağandışı bir gerçeği bulması gerçek bir başarıydı... Ancak, kendisini tek kişilik bir profesyonel topluluk olarak görmesi ise bir intihardan başka birşey değildi...  "Batoloji" (yarasa bilimi) doğuyor Bununla birlikte Griffin, azimle yolunda ilerlemeye devam etti. Batı Almanya'dan Martin Eisentraut ve Cornell'den William Wimsatt ile önce Cornell'de sonra da yine Harvard'da bir iş kolu başlattı. Bu ekip öğrencilere ders verdi, Yayınlar oluşturdu, terimler buldu ve tanımladı, teknik prosedürler geliştirdi, alan gözlemleri ve laboratuvar bilgilerinin yapısını oluşturdu... İşler yine de yavaş ilerliyordu: 1940 ve 1960 yılları arasında her yıl ekolokasyon üzerinde sadece iki tez yayınlandı. Ama, 1960'dan sonraki yıllarda, ise sadece ekolokasyon üzerinde her yıl 40 tez yazıldı. "Batoloji" (yarasa bilimi) doğdu ve Meksikalı hikayecilerin doğru oldukları oltaya çıktı. Yarasalar farklıydı... Ve onların farklı olmayı başarma yollan bize son derece tanıdık geliyordu... Yarasalar ve diğer memeliler arasındaki ayrılığın ne zaman ve nasıl ortaya çıktığı bilinmiyor Eski bir fosile bakıldığında, 50 milyon yıllık yaşına rağmen, yakın zamana ait olanlara çok benzediği görülüyor. Profesyonellerin ortak fikrine göre, bir süre önce uçan sincaba benzer böcek yiyen bir memeli, gecenin yiyecek açısından zengin, ancak rakip ve yırtıcı hayvanlardan yoksun olduğunu fark etmişti. Sonra da sonarlarını ve kanatlarını geliştirerek bu uygun ortama geçmiş; bu işlem sırasında da bugünkü yarasaya dönüşmüştü. Bugün bin kadar türü ve alttürü vardı.  "Macrotus californicus" (solda) kan emici vampir sınıfından bir yarasa türü... Genellikle böcekleri yiyerek besleniyor... İri kulaklarını ve burnunu sonar gibi kullanıyor. Yaprak burunlu yarasa (sağda), avını karanlıkta büyük kulaklarıyla saptıyor... Yarasayı farklı kılan geceleri avlanması ve bunun için sesten yararlanması… Yarasalar, memelilere de çok benziyor... Örneğin, beslenme alışkanlıkları açısından bakıldığında, meyve, çiçek poleni, böcek, kurbağa, kemirgen hayvan, kuş, memeli kanı ya da diğer yarasaları yiyen yarasalara rastlanabiliyor. Yarasalara sivrisineklerin memelisi olarak bakılıyor. Vampir yarasalar sadece Amerika'da yaşıyor, benzerlerine Avrupa'da rastlanmıyor. Birkaç yarasa türü ise ortalarda sadece geceleri dolaşmıyor. Özellikle meyve yiyen türler yönlerini ekolokasyon yöntemiyle bulmuyor. Ama yine de yarasayı farklı kılan ve onları diğerlerinden ayıran özellik, geceleri havada avlanması ve bunun için de sesten yararlanması... Sesin ekosunu dinliyor, sonra da bunun hangi yönden, ne kadar uzaktan, hangi hızla geldiğine karar veriyor Spallanzini ve Griffin'in de doğrulayacağı gibi, yarasalarınki hiç de kolay elde edilecek bir başarı değil... Bu hayvanlar öncelikle bir dağ vadisindeki bağırışın ekosunu dinliyor, sonra da bunun hangi yönden, ne kadar uzaktan, hangi hızla geldiğine karar veriyor. "Kulakla görebilmek" amacıyla yapılan araştırmalarda, ekolokasyon yöntemini kullanarak büyük engel lerin olduğu yerlerde yollarını bulmayı çok az kör başarabildi... Hiç biri de bir basket topunu yakalamayı beceremedi. Yarasalar ise bundan çok daha karmaşık işleri ekolokasyon yardımıyla halledebiliyor. Çoğu zaman, meyve sinekleri kadar küçük böcekleri yakalayabiliyorlar. Ses dalgalan havada hızla zayıfladığından, avlarının varlığını 0.9 metre yakına gelene kadar fark edemiyorlar. Yarasalar saatte 15-30 km, hız la uçtuklarından, üç boyutlu hareket eden iki yaratığın algılama ve durma sorunlarının anında çözülmesi gerekiyor. Aksi olursa, yarasa avını kaçırmış oluyor... Son olarak, ekolokasyon hedeften dönen ekoları okumayı içeriyor. Ama bu sıra da, potansiyel bir kurban, ekolokasyon yapan bir avcının seslerini, onun kendisini fark ettiği sürenin yarısında algılıyor. Avına böyle bir savunma imkanı sağlayan bir avcının yaşayabilmesi ise gerçekten alkışlanacak bir olay... Yarasalar memelilerin en kalabalık türü Ne kadar karmaşık olsa da, yarasalar bu sorunlarla başetmeyi beceriyorlar... Gerçekte evrim teorisi, adapte olma becerisini üreme başarısıyla bağdaştırıyor. Yarasalar memelilerin en kalabalık türü olduğundan - her 10 memelinin bir tanesi yarasa -, bu yaratıkların çevreleriyle başa çıkma konusunda en başarılı hayvanlar oldukları söyleniyor. Örneğin, ılıman bölgelerde çok yaygın olan böcek yiyen "küçük kahverengi yarasa", saatte 500 böcek yakalayabiliyor. Bu hayvan genelde avını ekolokasyonu kullanarak, kanat ve kuyruk zarlarının yerini saptayarak yakalıyor. Algılama ve yakalama arasında geçen zaman, saniyenin üçte biri ile yarısı arasında değişiyor. Bu zaman içinde, yarasa avını algılamakla kalmıyor, kendine bir yol belirleyip harekete bile geçiyor.  "Nyctinomops femorosaccus" türü yarasanın ayaklarının uç bölümü kıllarla kaplı... Bunlar, hayvan uçarken bir radar görevi görüyor. Bu alıcılar öyle hassas ki, yarasalar, yollarına gerilen incecik telleri bile en küçük ayrıntısına kadar algılıyorlar... Yarasaların uçuşları ile ilgili ilginç deneyler Belki de yarasaların araştırılmayı bekleyen en etkileyici özelliği, onların olağanüstü zihinsel güçleri, özellikle de öğrenme becerileri ve seslerini yeni çevrelere uydurabilmeleri... Bir dizi araştırma bunun tam tersini savunsa, da her iki tarafın elindeki kanıtlar eşit... Bir yarasa karmaşık engellerle dolu bir yerde uçmaya alıştığında, fiziksel yapısına göre hareket etmeyi bırakıyor. Yani, yeni engeller konulduğunda, yarasa bunlara çarpıyor. Yarasanın çevresinden dolanmaya alıştığı engeller kaldırıldığında bile hayvan yeni geçit yollarını kullanmıyor. Bir başka deneyde ise, yarasalar tellerle dolu üç boyutlu bir labirentte uçmaya alıştırılıyor. Bu teller ortadan kaldırılıp, yerlerine fotoelektrik ışınlar ve alıcı hücreler konulduğunda hiçbir ışın kırılmıyor, çünkü yarasalar uçuş rotalarını değiştirmiyorlar. Artık orada olmayan teller akıllarında yer etmiş olduğundan, hayvanlar bunlardan kaçınarak uçuyorlar. Bu da bu yaratıkların ne kadar zeki olduklarının bir kanıtı...  Yarasaların yaşadıkları dünyada hiçbir şey kolay olmuyor Dünyamız, bizim görmemizi sağlayan enerjilerle dolu... Farklı kaynaklardan gelen ışıklar dünyamızı aydınlatarak görmemizi sağlıyor. Yarasalar için ise durum tam tersi... Başka yarasaların ve böceklerin sesleri dışında, yarasalar kendi güçleri sayesinde gördüklerinden başka hiçbir şey görmüyorlar. Artık yarasaların, doğada ilgi duydukları şeylere ışık tutabilecekleri bir dizi akustik alete sahip olduğunu biliyoruz. Onların dünyayı öğrenmeye hatırlama kabiliyetleri de var... Üstelik bu hayvanlar zamanında ve doğru sorular sormayı da başararak, gelen cevaplara göre ani kararlar verebiliyorlar. Yarasaların özelliklerine benzer özellik taşıyan başka bir memeli: Yunuslar… Ekolokasyon yöntemini kullanan, öğrenme ve hatırlama kabiliyetleri olan bir başka memelili daha var... Yarasalar kadar olmasa da bu memeliler de son derece sosyal hayvanlar... Bunlar, hayvanlar aleminin en sevilen yaratıklarından biri olan yunuslar... Onlarla iletişim kurabilmek için büyük servetler harcandığı biliniyor. Çeşitli filmlerde ve televizyon dizilerinde rol alan bu hayvanları Japon balıkçılarından koruyabilmek için büyük çabalar harcanıyor. Açıkça görülüyor ki, gece ve karanlık ile ilgili korkularımızın sembolü yarasalar son derece farklı yaratıklar... Yeni bilgiler ışığında bu hayvanların diğerleriyle olan benzerlikleri de ortaya çıkıyor... Yarasanın müthiş ses düzeni… İnce telleri bile algılayabiliyorlar Yarasa araştırmalarının bir kolu, bu hayvanların ne kadar usta olduklarını araştırıyor. Örneğin, yarasalar yolları üzerindeki çok ince telleri bile algılayıp bunlara çarpmadan uçabiliyor. Bir başka araştırma, ise, yarasaların büyüklük, şekil ve yüzey yapısını algılama konusundaki becerilerini inceliyor. Bunun için yapılan deneyde, farklı şekil ve büyüklüklerdeki metal ve plastik maddelerin arasına bir solucan yerleştiriliyor. Bu deney sonucunda yarasalar arasında farklılıklar olduğu ortaya çıkıyor. Doğada böylesine bilmecelerle karşı karşıya gelmeyen yarasaların bir kısım bu karmaşanın içinden çıkamıyor. Bununla birlikte, bazı yarasalar oyuna büyük ilgi duyuyorlar ve birkaç denemeden sonra başarı sağlıyorlar. Oyuna ilgi duymuş bir yarasa o kadar farklı nesnenin içinden solucanı kapmayı başarıyor... Çıkardıkları ses havalı matkab sesinin enerjisinden 20-60 kat daha fazla... Bir diğer araştırma kolu da sonar seslerinin kendisiyle ilgileniyor. Bu çalışma sonunda ortaya çıkan ilk ilginç sonuç da, yarasa seslerinin son derece yüksek olduğu... Küçük kahverengi yarasanın sesindeki enerji, hayvanın ağzının yanında ölçüm yapıldığında, birkaç metre uzaktaki havalı matkabın sesinin enerjisinden 20 kat daha fazla... Yine burada da her yarasaya ve her türe göre farklılıklar olabiliyor. Örneğin, bazı ılıman iklim yarasaları son derece yüksek sesler çıkarabiliyor. Başka türlerde ise havalı matkaptan 60 kat daha kuvvetli seslere rastlanabiliyor. Eğer bu sesler bizim için çok yüksek olan frekanslarda emilmeseydi, bütün gece beynimizin içi çok yüksek seslerle dolup taşar ve gece bir işkenceye dönüşürdü... Farklı oktavlarda sürekli ses çıkarıyorlar… Saniyede 10-200 ses.. Bu kadar çok ses geniş bir kelime dağarcığı demek Yarasa sesi, gürültülü bir patlamadan çok çevreye farklı seviyelerde yayılan akustik bir ses... Küçük kahverengi yarasanın ses göndermesi saniyenin binde ikisi-üçü kadar sürüyor. Bu o kadar kısa bir süre ki, yarasa bu arada hiçbirşey yapamaz gibi görünüyor. Gerçekten de, gönderilen her sesin odağı ve frekansı sürekli bir değişim geçiriyor. Bu kısa süre içinde her sesin frekansı bir oktav düşüyor. Ve dar düz bir odaktan, geniş bir alana yayılıyor. Bu değişmeler, yarasanın geri gelen ekolardan zengin fakat karmaşık bilgiler almasını sağlıyor. Çoğu zaman hedefin uzaklığına bağlı olarak - hedef ne kadar uzaktaysa ekonun geri gelmesi için göndermeler arasındaki süreyi uzun tutmak gerekiyor - yarasa saniyede ya 10 ya da 200'den fazla ses gönderiyor... Yarasa araştırmacılarının ilk düşünceleri, farklı türlerin kendilerine özgü karakteristik sesleri olması gerektiği yönündeydi. Bir yere kadar bu beklenti doğrulandı. Ancak çok çeşitli türler daha da detaylı incelendiğinde, araştırmacılar yarasaların akustik özelliklerinin ne kadar geniş bir yelpazede olduğunu gördüler. Eğer yarasalar çevreleriyle bu şekilde iletişim kuruyorlarsa, o zaman çok geniş bir kelime dağarcıkları var demekti... Çevre ve yanlış inançlar nedeniyle sayıları her geçen gün azalıyor... Yarasalar özellikle köylüler tarafından çeşitli yanlış inançlar nedeniyle yoğun bir biçimde katlediliyorlar. Ne var ki, türün azalmasında iyi niyetli bazı yanlışlar da söz konusu... 1991 yılında Hindistan'da bir mağarayı gezen turistler, ellerindeki güçlü fenerlerin yarattığı sıcaklık nedeniyle tam 30 yarasayı istemeden öldürmüşlerdi. Benzer bir olay 1993 yılında Fransa'daki Franche-Comte mağarasında meydana geldi ve bu kez tam 21 yarasa turistlerin dikkatsizliğinin kurbanı oldu... Oysa, özellikle Fransa'da bütün yarasa türleri yasa ile koruma altına alınmış bulunuyor. Acımasız insanlar, tarım ilaçları ve turizm Bugün uzmanlara göre 29 yarasa türü büyük bir tehdit altında... Ve bunların 13 tanesinin soyu neredeyse tükenmek üzere... Bilimadamları, yarasa katliamının nedenlerini üç ana kategoride topluyorlar: Birinci ve en acil önlem alınması gereken tehlikeyi, tarım sektöründe son zamanlarda bol miktarda kullanılan tarım ilaçları oluşturuyor. Böceklere bulaşan bu ilaçlar, onlarla beslenen yarasalar için öldürücü sonuçlar yaratıyor, ikinci neden ise insanoğlunun acımasızlığı... Birçok ülkede, özellikle tarımsal kesimde çocuklar taşlarla yarasaları öldürüyorlar, sigarayla onlara işkence yapıyorlar. Son neden ise, bu hayvanların doğal yaşam alanlarının her geçen gün azalması... Mağaraların her geçen gün turizme açılması, bu hayvanları daha elverişsiz alanlara göç etmeye zorluyor. Yarasa ailesinde yok olma çanları, özellikle ağırlıkları 5 ile 35 gram arasında değişen orta boy türler için çalıyor. Bu türlerin bir sonar gibi gelişmiş burun yapıları, onları çevre koşullarındaki değişmeye karşı çok duyarlı hale getiriyor. Sonuçta en küçük olumsuzluk gördüklerinde toplu halde başka yerlere göç ediyorlar ve bir süre sonra da oradaki ortama uyum sağlayamadıkları için telef oluyorlar. Oysa 4 ile 8 gram ağırlığındaki küçük türler olumsuzluklara daha uzun süre direnebiliyorlar. Bunun tek istisnası ise, Schreiber tarafından keşfedildikleri için onun adını taşıyan ve ağırlıkları 9 ile 16 gram gelen "miniopter" türleri...  Şeytanın öbür adı... Kan, ölüm ve kabusların simgesi Yarasa denince, insanların çoğunun aklına kan ve ölümle dolu kabuslar geliyor. Ancak bilimadamları, yarasaları dünya üzerindeki en kabiliyetli ve başarılı hayvanlar olarak görüyorlar... Güney Meksika folklorunda, ismi "H'ikal" olan bir şeytan vardır. Bu şeytan, doğaları anormalleşen, ne öyle ne de böyle olan kişilere gider. Kadınsı erkekler, sert kadınlar, sarhoşlar, isyankar çocuklar, rüşvet yiyenlerden oluşan bu insanlar, bir eşiğe gelirler. Burada H'ikal onlara görünür. Bu insanlar, ilk başta onu köpek gibi sıradan bir sandıklarından hiç korkmaz, şeytan onlara saldırana kadar gerçeği anlamazlar. Saldırı sonrasında ya ölürler ya da kendi temiz ve saf doğalarına dönerler... Aldatma ve illüzyon ustası olarak bilinen H'ikal'ın gerçekte ne olduğu, antropologlar için hep zor bir soru olmuştur... Hikayelerde H'ikal'den küçük, koyu renk derili ve ayaklarında kanatları olan bir yaratık olarak söz edilir. Birçok uzman da, H'ikal figürünü, Kolomb öncesi hiyerogliflerde görülen yırtıcı Maya tanrısına benzetir. Çünkü, bu resimyazılar, tanrıyı kan, erotizm, kurban ve ölümle bağdaştırmaktadır. Bu benzeşme de bir başka noktaya açıklık getirir; H'ikal ya da en azından onun benzetildiği "şey" bir yarasaydı.. Yarasalar hakkında.genel bilgiler Sınıflandırma: Yarasalar "Chiroptera" memeliler sınıfına giriyor. Bu hayvanlar dünyanın tek uçan memelileri... "Chiroptera" 19 aileden, 174 takım ve binin üzerinde tür ve alttürden oluşuyor. En çok sayıdaki memeli: Yapılan tahminlere göre her 10 memelinin bir tanesi yarasa... Yarasalarda iki alttakım var: "Megachiroptera" ve "Microchriptera"... Bunlardan ilki yönlerini görerek buluyorlar, diğere ise ekolokasyon kullanıyor. Yaşadıkları yer: Yarasalar dünyanın her yerinde bulunuyor. Ancak en çok yarasaya ılıman iklim bölgelerinde rastlanıyor. Batı Afrika'da 100 tür varken, Amerika'da 30 tür var... Beslenme: Yarasaların çoğu uçan böceklerle besleniyor. Bazı yarasalar etoburken, diğerleri çiçek polenlerinden ve nektarlarından besleniyor. Balıkçı yarasalar büyük ayakları ve pençeleri yardımıyla yüzeye yakın balıkları avlayabiliyorlar. Orta ve Güney Amerika'da bulunan gerçek vampir yarasa, sıcakkanlı hayvanların kanıyla beslenen tek omurgalı hayvan... Tahminlere göre bir vampir yarasa yılda 11 litreden fazla kan emiyor. Üreme: Yarasaların genelde, ağırlığı annenin altıda veya üçte biri kadar olan tek bir çocuğu oluyor. Bebek yarasaların arka ayakları iyi gelişmiş oluyor. Bu ayaklar yardımıyla anneleri uçarken ona tutunabiliyorlar. Morfoloji: Yarasalar ana memeli iskeletine sahipler... Ancak, bunların ön ayakları uçuş için bir değişikliğe uğramış. Yarasaların ön ayakları ve parmakları perdeli kanat biçiminde gelişmiş. Hayvanın uçmadığı zamanlarda kanat zarı kıvrılarak küçülüyor. Böylece hayvan yerde de rahatça hareket edebiliyor...
 Kör, ama iyi avcı... Yarasalar, hem etçil hem de otçul hayvanlar... Gözleri görmese de, gecenin karanlığında onlardan daha usta avcıya rastlamak zor...  Yarasaların yüz şekilleri hem işlevsel açıdan hem de görüntü olarak farklılıklar gösteriyor. Böcek yiyen "at nalı yarasası", burnunu bir megafon olarak kullanarak, sesini,dolayısıyla da ekolokasyonun etkisini arttırıyor...  Yarasanın güçlü ayak ve tırnak yapısı embriyo halindeyken bile farkediliyor... "Euryale" türü yarasanın sonar görevi gören burnu ise atı anımsatıyor...  "Nyctinomops femorosaccus" türü yarasanın ayaklarının uç bölümü kıllarla kaplı... Bunlar, hayvan uçarken bir radar görevi görüyor. Bu alıcılar öyle hassas ki, yarasalar, yollarına gerilen incecik telleri bile en küçük ayrıntısına kadar algılıyorlar...
Hazırlayanlar : merakediyorum@googlegroups.com üyeleri, Kerem (krmhby@hotmail.com), merakediyorumgrubu@gmail.com, bahadircan, Kaynak : Focus - Eylül 1997 sayısında "Karanlık gecelerin becerikli yaratıkları.." başlığı ile yayınlanan yazıdan derlenmiştir. Paragraf başlıkları ilave edilmiştir. Resimlerde kirlilik yaratmamak için grup adı vs kullanılmamıştır. Saatlerce uğraşarak verdiğimiz emeği bir "Delet" tuşuyla yok etmeyin Lütfen bu kısmı silmeyiniz, kaynak göstererek paylaşınız.
|
|
Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
Bu blogun amacı; merakediyorum grubunda yayınlanan iletiler ve çalışmalar hakkında bilgi vermektir. BİLGİLENMEK HERKESİN HAKKIDIR.
http://groups.google.com/group/merakediyorum
................................. ..........ONLİNE KİTAP OKU ............. Hazırladığımız online kitapları aşağıdaki blogdan okuyun, tamamını bilgisayarınıza indirin.
http://merakediyorumtarih.blogspot.com
http://fotograflarlaataturk.blogspot.com
Kategoriler
Arkadaşlarım
Blogcu Yardım
|